Sayı değil insan

Burak Dalgın*

Dünyanın her yerinde siyasi/ ekonomik elitler seçmenlere, çalışanlara, tüketicilere fungible (birbirinin yerine konabilir) varlıklar şeklinde davranıyor. Kişilere ‘biricik bir insan’ değil ‘yığının parçası, alelade bir sayı’ olduğunu düşündürten bu yaklaşım, artan teknolojik imkânlarla yeni bir tiranlık haline geliyor. Bunu aşmaya mecburuz.

Yeni tiranlık

İnsanlığın hürriyet mücadelesi asırlar içinde değişti. Haklar önce bir kişiye (hükümdar, diktatör), sonra gücü elinde bulunduran bir gruba (asiller, ruhbanlar, tek parti) ve bireye tahakküm etme riski olan toplum kesimlerine (mahalle baskısı) karşı savunuldu.

Günümüzde hem tanıdık hem yepyeni bir aşamaya geçiyoruz: insanı sayıdan ibaret gören anlayışa karşı mücadele.

Totaliter, teknokrat, dijital

Asırlarca insan zaten sayıdan ibaretti: Bu obadan kaç asker çıkar? Nasıl bir çuval un aynı buğday türünden bir başka çuval ile, bir bakraç süt aynı cins inekten bir başka bakraç ile, bir kulaç kumaş aynı tezgahtan çıkma bir başka kulaç ile aynı ise, bir insan da bir başkası ile aynıydı. Yegâne değil, fungible (birbirinin yerine konabilir).

Ta ki Aydınlanma Devri’ne kadar! 18. yüzyıldan itibaren birey kavramının ortaya çıkması, her insanın ‘biricik’ olduğunun vurgulanması ve kişilerin doğuştan gelen haklarının kabulü büyük bir kırılmaydı. Bu anlayış, iki asra damga vuran hürriyetçi demokrasinin yolunu açtı.

Bireyin yegâneliğine itirazlar gecikmedi. İlk akla gelen örnek, kişiyi yalnızca toplumun bir bileşeninden ibaret gören totaliter rejimler. SSCB lideri Stalin’e atfedilen söz, bunun en net ifadesi: “Bir insanın ölümü trajiktir, on insanın ölümü dramatiktir, bir milyon insanın ölümü ise sadece bir istatistiktir.”

Bir diğer örnek, her şeyi rakamdan ibaret gören teknokratik yaklaşım. Enflasyon verilerini analiz etmek ama bunu ezdiği ailelerden bahsetmemek. İşsizlik sayılarını etraflıca konuşmak ama bunun yarattığı toplumsal ve ekonomik tahribatı ele almamak. Yasaklar/ mecburiyetler getirmek ama bunun vatandaşa etkilerini düşünmemek.

Bugün, insanı sayı gören yaklaşımlara bir yenisini eklemeliyiz: dijital tiranlık. Üstelik bu meydan okuma öncekilerden iki açıdan farklı ve daha tehlikeli. Birincisi, riskin tek bir kaynağı yok – devletler de şirketler de bireyi sayıya indirgeyebilir ve hürriyet alanını daraltabilir. İkincisi, teknoloji görülmemiş imkânlar sağlıyor – artık büyük veri okyanusunda birer zerreden ibaretiz.

Tekno-otokrasi ile Big Tech kıskacında

Tiranlık deyince akla ilk olarak baskıcı siyasi yönetimler geliyor, onunla başlayalım.

Bir devletin kişileri sayıya indirgemesinin, tekno-otokratik bir sistem kurmasının ve böylece ‘makbul vatandaş’ tarifi yapmasının en ikonik örneği, Çin’deki vatandaşlık puanı/ sosyal kredi uygulaması. Kişilerin para harcama alışkanlıkları, sosyal medya kullanımları veya sokakta kurallara ne kadar uydukları izleniyor. Sonra bu veriler algoritmalarla puanlanıyor. Sonuca göre uçak bileti almanız zorlaşıyor veya kredi başvurunuz hızla işleme alınıyor. Bu süreci kamu nizamını korumak mı, hayatı kolaylaştırmak mı, düzgün davrananı ödüllendirmek mi, yoksa hür iradeyi baskılamak olarak mı göreceğinizi size kalmış.

Ancak bireyi sayıya indirgeme ve bunun tiranlığa dönüşmesi riski, sadece devletler için geçerli değil. Şirketler de bu tartışmanın bir parçası.

Elbette her sayısallaşma tiranlık anlamına gelmiyor. Müşterisi olduğumuz şirketlerle gönüllü paylaştığımız veriler ilgilendiğimiz ürünlerle alakalı bilgi almamız, sadakat uygulamaları çerçevesinde puan toplamamız, risk durumumuza bağlı olarak kredi veya sigorta ürünlerine daha ucuza erişmemiz gibi imkânlar sağlayabiliyor.

Öte yandan, şirketlerin kişileri sayı olarak görmesi herkes için mutlu neticeler vermiyor. Mesela kârlılık hedeflerini tutturmak isteyen firmalar bazı tesislerini kapatabiliyor, işten çıkarmalar yapabiliyor, personelin özlük haklarını kısıtlayabiliyor. Çalışanlarını değersiz (‘sayıdan ibaret’) hissettirmek şirketler açısından ciddi bir risk. Bir ülkenin üretici kapasitesinde sistemik bir azalma ekonomik, toplumsal ve siyasi açıdan ele alınması gereken bir konu. Ancak, bu husuların ‘tiranlık’ başlığı altında ele alınamayacağını düşünüyorum. Ne var ki, mesele burada bitmiyor.

Yeni teknolojik imkânları en etkin şekilde kullanan Big Tech şirketlerin hayatımız üzerindeki kontrolünün artması ve bireyin adeta veri üretmekten ibaret bir organizma haline gelmesi, yeni nesil bir tiranlık riskine yol açıyor. Bu da bizi daha önceki meydan okumalarla günümüz arasındaki ikinci büyük farka getiriyor.

Büyük veri okyanusunda bir zerre

2010 yılı boyunca ürettiğimiz kadar veriyi artık sadece altı günde oluşturuyoruz. Ne de olsa, elektronik ödemelerden sosyal medya mesajlarımıza kadar dijital ayak izimizi her yere bırakıyoruz. Sensörler, kameralar ve cep telefonu sinyalleri vasıtasıyla neredeyse her hareketimiz izlenebiliyor. Bulut bilişim ve veri depolamanın ucuzlaması sayesinde tüm bunlar -bazı düzenlemeler çerçevesinde- toplanabiliyor.

Harvard Üniversitesi’nden Shoshana Zuboff’un ‘gözetleme kapitalizmi‘ dediği bu yeni dönemi en iyi değerlendirenler, Big Tech şirketler. En bilinen isimlerin piyasa değerleri her şeyi özetliyor: Apple 3 trilyon, Microsoft 2.5 trilyon, Alphabet (Google ve Youtube) 1.6 trilyon, Amazon 1.4 trilyon, Meta (Facebook ve Instagram) 800 milyar dolar.

Bu büyük ticari başarının önemli sebeplerinden biri, firmaların bizden aldığı verilerin (demografik bilgilerimiz, nerede bulunduğumuz, neye para harcadığımız) madenciliğini yapması, bunları şlemesi ve bize en uygun ürünleri, hizmetleri, mesajları sunması. ‘Ücretsiz bir hizmet alıyorsanız ürün sizsiniz’ ifadesinde yerini bulan gönüllü bir işbirliği. O halde sorun ne?

Facebook’a dair iki haberle meseleyi biraz açalım.

Dört yıl önce Stanford ve Cambridge Üniversitelerinden araştırmacılar birisinin sadece Facebook beğenilerine (yorumlarına veya mesajlarına değil!) bakarak kişiliğini tahmin eden bir model geliştirdiler. Amaç, söz konusu kişinin  ne kadar açık, merhametli, dışa dönük, uzlaşılabilir veya sinirli olduğunu ölçen bir skor oluşturmaktı. 32 bin kişilik analizin sonucu şaşırtıcı oldu. Model, bir kişiyi çalışma arkadaşlarından (10 beğeniye bakarak), yakın arkadaşlarından (70 beğeni), aile bireylerinden (150 beğeni) hatta eşinden (300 beğeni) daha iyi ‘tanımıştı’. Dört senede büyük veri ve yapay zekâ alanında yaşananları düşününce bugün performansın çok daha iyi olduğunu düşünebiliriz. Veri, eş, dost ve tanıdıkların yerine mi geçiyordu?

Aynı günlerde Cambridge Analytica skandalı patlak verdi. Söz konusu firma 2014’ten itibaren yaklaşık 50 milyon Facebook kullanıcısının verilerini (örneğin beğeni tuşuna ne zaman tıkladığı) bir güvenlik ihlalinden yararlanarak, uygunsuz şekilde toplamıştı. Bu verilerle kişilerin psikolojik profilleri oluşturulmuş, onları ikna etmek için en çok hangi reklamın en etkili olacağı belirlenmiş ve bu bilgiler siyasi kampanyalarda (örneğin Brexit) kullanılmıştı. Veri, seçmenin hür iradesinin yerine mi geçiyordu?

Kişisel verilerimizin ortağı, büyük veri okyanusunun ise adeta sahibi olan Big Tech’in tiranlaşma riski var mı? Gerek yukarıda bahsettiğimiz olaylar, gerekse Donald Trump‘ın 2021 Ocak ayında çeşitli sosyal medya platformlarından bir süreliğine yasaklanması, bu soruyu gündeme getirdi. George Orwell’in 1984 romanındaki Gerçek Bakanlığı bir kamu kuruluşuydu. Günümüzde bu vazifeyi misyonu piyasa değerini yükseltmek olan, esas olarak hissedarlarına hesap veren ve herhangi bir demokratik yetkisi bulunmayan özel sektör mü üstleniyordu?

Tepkiler

“Ben Giorgia. Kadınım. Anneyim. İtalyanım. Hıristiyanım. Bunları benden alamazsınız!”

İtalya’nın geçen yıl göreve gelen başbakanı Giorgia Meloni‘nin bu konuşması hayli ses getirdi. Bazıları bunu sağ populist kimlik siyasetinin tipik bir örneği olarak gördü. Öte yandan bu ifadeler, gelişmiş ülkelerde giderek daha sık rastlanan gri, iddiasız ve yeknesak politik üsluba, hatta insanı şahsi özelliklerinden arındırarak bir sayıdan ibaret hale getiren eğilime bir tepki olarak da değerlendirilebilir.

Bir başka örnek, Avrupa Birliği’nin dijital hizmetler ve dijital piyasalar düzenlemeleri. Muhtemelen korumacılık kaygıları içerse de, bu çalışmalar da bireyi Big Tech’e karşı koruma iddiasına sahip. Nitekim ülkemizde de tartışmalara yol açan Whatsapp sözleşme güncellemesinin Avrupa Birliği’nde uygulanmaması, önemli bir örnek.

Bir başka örnek, teknoloji dünyasından. Bu yılın Mart ayında Elon Musk‘ın da içinde bulunduğu bir grup, OpenAI firmasının çok ses getiren GPT-4 yapay zekâ uygulamasının topluma risk yaratabileceği için daha fazla geliştirilmemesini ve çalışmalara altı ay ara verilmesini isteyen bir açık mektup yayınladı. Burada egolar veya rekabet strtatejileri ne kadar etkili, bilinmez (Musk Open AI’ın kurucularından, ancak şirket şu anda Microsoft ile işbirliği yapıyor). Ancak büyük veri ile beslenen yapay zekânın kişileri bir sayı halinde gördüğüne kuşku yok. Algoritmaların siyasette daha fazla rol alması konusunu bir T24 yazısında ele almıştık.

Ne yapmalı?

Savaşlar için kullanılan sis metaforu (fog of war) yaşadığımız dönem için de geçerli. Bir nesil önce hayatımızda olmayan internet ve cep telefonu artık vazgeçilmezimiz. Bir nesil önce sadece bilim-kurgu yazarlarını ilgilendiren ‘yapay zekâ işlerimizi çalar mı?’, ‘devlet her yaptığımı izler mi?’, ‘küresel şirketler beni benden daha iyi tanır mı?’ gibi sorular artık hepimiz için geçerli. Ekonomik, toplumsal ve siyasi yapımız değişirken, tıpkı savaş meydanındakiler gibi etrafımızı tam göremiyor, tehlikenin nereden geleceğini sezemiyoruz. Ne yapmalıyız?

Einstein‘ın “Karmaşık her sorunun basit, düzgün ve yanlış bir cevabı vardır” sözünü hatırlayalım. Bu kadar mühim bir konuda da basit bir cevap elbette yok. Ancak, üç parçalı bir yaklaşım öneriyorum: farkındalık, yeni bir kamusallık ve kültür değişimi.

Birincisi, insanı sayı olarak gören yaklaşımın ve bunun getirdiği risklerinin farkında olmak. Bu eğilime karşı her tepkiyi popülizm olarak yaftalamak işi çetrefil hale getirir.

İkincisi, herkesin optimalini gözeten ve devletlerden şirketlere, sivil toplum kuruluşlarından uluslararası organizasyonlara kadar bütün paydaşları seferber eden yeni bir kamusallık yaklaşımı geliştirmek (T24’de bu konuda daha önce bir yazı yazmıştım). Bu doğrultuda, birkaç örnek adım şunlar olabilir: katılımcı süreçler işletmek, şeffaflığı artırmak (tıpkı halka açık şirketlerin mali verilerini açmaları gibi, sosyal medya platformlarının veri güvenliği sistemlerini ve algoritmalarını denetime açmaları) ve kullanıcı bilincini geliştirmek (okullarda ve yaşam boyu eğitim merkezlerinde sosyal medya okur-yazarlığı dersi).

Son olarak, insana yaklaşımımızın, yani kültürün değişimi için çabalamak. Bireyin fungible değil ‘biricik’ olduğunun kabullenildiği dönemde, birbirinin çağdaşı olarak yaşayan iki büyük fikir insanı bu konuda ilham verebilir: “İnsan zihnine yönelik her türlü tiranlığa ebediyen düşmanlık etmeye Tanrı katında yemin ettim” diyen Thomas Jefferson ile “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin (kainatın özü/ gözbebeği) sen” diyen Şeyh Galib.

Unutmayalım: birey sayıdan ibaret hale gelirse, tiranlık kaçınılmaz olur.


* Deva Partisi Balıkesir Milletvekili

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir