Pandemide bir yoğun bakım günlüğü: Bana Yaklaşma!

Naz Taylan

“Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.”
Victor Hugo

“Pandemi” sözcüğü ile tanıştığımız zamanların üzerinden yaklaşık üç sene geçti. Hayatımıza katılan farklı kavramlarla “yeni normal” denilen bir dönemi yaşamaya devam ediyoruz. Söz konusu kavramların bir kısmı edebiyatla ilintili. Bu bağlamda üzerine en fazla kafa yorulanlardan biri de sanıyorum apokaliptik /post-apokaliptik. Kıyamet sonrası bilim kurgu olarak nitelenen bu kavram, Joseph John Adam’ın ifadesiyle “nükleer, biyolojik, ekolojik, jeolojik ya da kozmolojik felaketlere bağlı olarak dünyanın sonunun gelmesini ve böylesi büyük yıkımlar sonucu sağ kalan insanları nasıl bir hayatın beklediğini konu edinir.”…Apokaliptik eserlerin ilkinin Mary Shelley tarafından 1826’da yayımlanmış ‘Son Adam’ olduğunu anımsatmak isterim. Nitekim yaklaşık iki yüz yıl önce insanlığın neredeyse sonunu getiren bir veba salgını sonrasında hayatta kalanların hikâyesine odaklanır kitap. Bu ilk eserden sonra salgın dönemlerine dair edebiyatın klâsikleri arasına giren birçok eserle karşılaşırız. Dünyanın farklı coğrafyalarını ele geçiren, hatta kimi kaynaklara göre 1. Dünya Savaşı’nın bir şekilde sonlanmasını sağlayan veba salgını, günümüze anlatısıyla en çok uzananlardan biridir. Edebiyatın çağına tanıklık etme şiarı hemen hemen her edebiyatçının, anlatıcının, yazıcının ruhunu ele geçirse de poetik, estetik ve etik kaygılarla üretenlerin bir azınlığı temsil ettiğini görürüz. Çağına tanıklık etme düşüncesiyle birlikte edebi eserin niteliği konusundaki tartışmalar hiçbir zaman güncelliğini kaybetmez. Yazar hem felaketi yaşayan hem de felaketin psikolojik, toplumsal maliyetlerini edebiyatçı kimliği ile karşılayıp aktaran olma vazifesini yerine getirmek adına bir eser kaleme alıyorsa şüphesiz, ‘pandemi sonrası edebiyat’ gibi bir başlığın içerisinde yer alacağını da az çok tahmin edecektir.

2020’de baharın ilk ayında küresel ölçekte bir salgınla karşı karşıya kaldığımızda o andan itibaren gerçek olan tek şey bu görünmez düşmanın bizi ele geçirmemesi için saklanmaktı. Ne olursa olsun #evdekal’malıydık. Foucault’ın “kapatılma mekanları”nın yanına koşulsuz olarak eklenen “ev”, mevcut anlamını ilk defa bu denli gerçekleştirmiş oldu. Hayatta kalmak için mümkün bir sığınaktı artık. O günlerin yekûnunu tutanlar için ortak olduğumuz sosyal çevrenin ve muhtaç olduğumuz iletişim ve etkileşimin yegâne kaynağı sosyal medyaydı. Pandemi dönemi ve o tecrit günlerine dair yapılan araştırmaların bir kısmının odağında ekrana kilitlendiğimiz, felaket haberlerinin önümüze yığıldığı o günlerde, ev içinin bir üretim alanına dönüştüğüne ilişkin çok sayıda veri de toplandı. Kimdi bu üreticiler? Sanatçılar, yazarlar, kültürel çalışmaları bir varoluşsal meseleye dönüştürüp yaşayanlar… İzler çevreye ihtiyaç duyan tiyatrocuların, müzisyenlerin hayatlarını idame edebilecekleri sanat ortamları bir anda yok olmuştu. Bu durumla kolektif olarak mücadele edenlerin dışında virüsle karşılaşmayı beklemeden hayatına son verenlerin de olduğunu kayıt altına aldı bu lanetli zaman. Diğer yandan bazı hizmetler ve olmazsa olmazımız diyerek öncelik verilenler başta eğitim olmak üzere sürmeliydi. Uzaktan eğitim ile kotarılmaya çalışılan süreç yavanlıkla sürerken kimi alternatif yöntemler kendini yeni normale adapte etmeye başlamıştı bile. Madem “eski günlerdeki” gibi temas kuramadan bir yaşam örülecekti, buna ikna olmak ve devam etmek aslolandı ve mahrem olan artık kamusal alana dahildi. Evler bir can simidi olarak yedi yirmi dört paylaşıma açık bir alana dönüştü. Kimi yaptığı çeşit çeşit ekmeği paylaştı, kimi beden ve zihni koruyacak öğretilerin eşliğinde yaptığı çalışmaları; kimi izlediği film ve dizileri, kimi okuduğu kitapları… Yazarlar bu büyük yıkımın içinde kenar notlarını almaya başladıklarında ilk şoktan çıkılmıştı. Yavaş yavaş ne yaşadığımızın farkındalığı arttıkça durumu daha kabullenmiş ve olmuş olacakla uzlaşan bireylere dönüşmeye başladık. “Pandemi öncesi” diye bir tamlamanın oluşması ise tahminimizden çok daha uzun zaman aldı. Bu ölüm kalım savaşından bir nefesle çıkanlar o günlerin travmasından savunma hallerine kadar nice deneyimle geri dönmeye başladılar var oldukları alanlara. Tutulmuş günlükler, yeni besteler, performatif işler hepsi bu dönemin kalıntısıydı artık. Yaşadığımız ortaktı onu anlatma ve paylaşma maharetimiz başka başka…

Bana Yaklaşma! Yoğunbakım Günlüğü, Meral Saklıyan, 160 syf., Everest Yayınları, 2023.

Her felaketin daha fazla zarar gören bir topluluğu vardır. Şifa bulmak için başvurduğumuz, bilgisinin bizi hastalıklardan kurtaracağı inancı ve umuduyla kapısını çaldığımız doktorlar için salgın, topyekûn bir teyakkuz haliydi. Savaş alanının tam ortasındaydılar. Yönetimlerin bizi evlerde tecrit altında tuttuğu zamanlarda sağlık emekçilerinin izinleri, emeklilik ve istifa başvuruları süresiz kaldırılmıştı. Doktor, hemşire olan yakınlarımız ve arkadaşlarımız için fazlasıyla endişelendiğimiz, onların sıcak temasta bulundukları Covid-19 virüsüne maruz kalmış hastalarının akıbetini takip ederek hiçbir eylemde bulunamamak çok zedeleyici bir duyguydu hepimiz için. Günlük hayat içinde birbiriyle diyaloğu olmayan nice insanın balkonlarda, pencerelerde akşam 21.00’de çılgınlar gibi alkışladığı, kimi zaman o günkü duygu patlamalarıyla ağlayarak “hepinize çok teşekkürler” diye seslendiği insanlardı onlar. Toplumun yek bir gönülden kahraman olarak selamladığı bu insanların karantinanın sonlanmasından sonra sayısız şiddete maruz kalmalarını, bazılarının saldırılar sonucu canından olmasını anlamak, kabul etmek mümkün değil. Ölümle bu denli raks eden bir toplum can almayı, yıkmayı, her şeyin içinden bir şiddet eylemi çıkarmayı nasıl, hangi ara özümsemiş olabilir? Sırf bu şiddetle yaşadığı ve yaşattığı her şey adına gecikmiş bir yüzleşmeye girişebilmesi için de Meral Saklıyan’ın kitabı okunmalı… ‘Bana Yaklaşma!’ sadece bir yazarın karantina günlükleri ya da sıradan bir anlatı değil çünkü… Yoğun bakım doktoru olan bir edebiyatçının pandemi dönemindeki güncesi; hastane sürecini hiç yaşamamış, o büyük felaketi hasar almadan, herhangi bir kayıp vermeden atlatanlar için de, o travmayı birebir yaşayanlar için de çok içerden bir tanıklık. Okunması, o günlere dönüp bütün bu deneyimler içinden o günlerin yeniden anımsanması, insanın etik ilkelerle bir yaşamı kavraması adına da son derece kıymetli.

Meral Saklıyan birçok ödül sahibi bir öykücü. İlk kitabı ‘Uzağa Gidemem’, 2019 yılında Everest Yayınları etiketiyle yayımlanmış, aynı yıl Kayıp Rıhtım edebiyat dergisi tarafından yılın öykü kitabı seçilmişti. İlk kitabı beklenenden daha geç yayımlanmış olsa da kendisini yıllardır dergilerden takip ediyor ve tanıyor okur. Yine aynı yayınevi tarafından yılın ilk ayında okuruyla buluşan ve bu metne vesile olan kitabı ‘Bana Yaklaşma!’, “Yoğunbakım Günlüğü” alt başlığını taşıyor. Önsöz ve teşekkür bölümünü dışarıda bırakarak söylersek, kitap on üç başlığa ayrılmış; yaşanılanı, gözlemleneni bir hikâye anlatıcısının kaleminden okurla paylaşıyor. “Konforlu yaşamın kutsallığını” idealize eden modern insanın, bu büyük felaketle imtihanını en içeriden deneyimleyenlerden biri olarak yazar, hem bir doktor hem de virüse maruz kalan bir hasta olarak karşımıza çıkıyor. Her koşulda bizden daha fazlasını biliyor. O sebeple olacak ki Sümerli şair Ludingirra’nın cümlesini bu kitabı yazarken kendine bir başlangıç noktası olarak alıyor: “Madem biliyorsun neden anlatmıyorsun?”.

Saklıyan şiiri bilen, şairleri yazınına katan bir yazar olduğunu bize anımsatarak başlıyor. Nâzım Hikmet’i başucunda tutuyor, onun direncini tüm bu zor zamanlarda unutmadan mücadelesini veriyor. Ne diyor şair:

“Hastalar
Kardeşlerim
İyileşeceksiniz.
Ağrılar, sızılar dinecek
Yumuşak, ılık.
Bir yaz akşamı gibi inecek
Ağır, yeşil dalların ardından rahatlık.
Hastalar, kardeşlerim,
Biraz daha sabır, biraz daha inat.”

Pandemi sürecini televizyon ve sosyal medya ağları üzerinden an be an takip edenlerin bile onca bilgi kirliliğine farklı bağlamlarda maruz kaldığı o günlerin en trajik yanı şüphesiz ölüm ile ilişkimizin şeffaflaşmasıydı. Kitapta yazar bu yüzleşmeyi hastalar, hasta yakınları ve sağlık emekçilerinin insani, ahlaki ve etik duruşları üzerinden yapıyor. Kadir’in ve ailesinin hikâyesinde, babasının “öleceğini” kabul etmek zorunda kalan çocuğun sessiz gözyaşlarında, yoğun bakıma ‘seçilen’ hastanın bu ayrıcalığın hakkını vermek için sarf ettiği gayrette, kayıplarını aile mezarlığına defnetmek için statüsünü kullanmaya çalışan, yasla birlikte başkalaşan insanları, hastane içinde olası şiddeti, taşkınlığı önlemek için ayrıca bir sınav verdikleri o zamanları, insan üstü çabalar göstererek bir ölmezotu gibi hem can kurtarıp hem canından olmamak için gösterdikleri dayanışmayı abartmadan, soğukkanlılıkla birer anlatıya çeviriyor yazar. Hastanenin ortasında bir şiddet çemberinin içinde kaldığı anda bile soğukkanlılığını yitirmeden kendini kitlediği odada “ağlamamak için yazıyorum” diyerek, çok değil birkaç kuşak sonra sadece tarihsel bir anlatıya dönüşecek olan pandemi dönemine tanıklığını zamana bırakma bilinciyle devam ediyor. Önsözde okuruna söylediği gibi: Okumak üzere olduğunuz kitabın tek amacı, bir hekim ve bir yazar olan bendeniz Meral Saklıyan’ın, dünyayı çepeçevre saran Covid-19 salgınını, görünenin ardındakini, yani yaşamın öteki yüzünü edebiyat yoluyla anlatmaktır. Ne de olsa dünyamıza kaç salgın daha musallat olursa olsun, onu derli toplu anlatma işi yine edebiyata kalacaktır.”

Saklıyan iyi ki edebiyata, hekimliğe ve insana dair olan inancını bir araya getirip bu günceyi okuru ile buluşturmuş. Pandeminin edebiyata etkisinin çalıştaylarda tartışılmaya başlandığı bu süreçte, bu anlatının da kıymeti ile değerlendirileceğini ve hak ettiği ilgiyi göreceğini umuyoruz. Bu büyük sınavdan alnının akıyla, bilgisi, bilinci ve etik değerleriyle yara almadan çıkmış büyük insanlığa bir kez daha inanarak, salgınla mücadelede yaşamını kaybetmiş sağlık emekçilerini bir kez daha minnetle anarak…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*